Kar ilk başta iyi hoş da, fazlası da yoruyor insanı bu İstanbul'da. Günler süren karın ardından nihayet güneşi gördük, biz de attık kendimizi Caddebostan Sahil'e!
Görünen o ki, tek biz değilmişiz böyle düşünen, meğerse bütün Anadolu Yakası Caddebostan Sahil'deymiş. O nasıl bir kalabalık! Neyse, Ece bu durumdan pek bir memnun kaldı. Her yer "hav hav" ve "gak" dolu olunca hangi birinin peşinden koşacağını şaşırdı.
O koşturmacada bu çok kuzu fotoğrafı nasıl yakalamışız hiçbir fikrim yok bu arada.
Aylar öncesinden yapmıştık planı, almıştık biletlerimizi. Hani Esra Dubai’ye yerleşti ya, özleyecektik O’nu, görmeye gidecektik. E bize de tatil tabi. Bir taşla iki kuş. Aslında sevgili kocamın fikriydi bu. O 15 gün iş için yurtdışında olacaktı “E siz de gitsenize Dubai’ye” demişti bize. Sonra seyahati iptal oldu, O kaldı evde, biz gittik tatile L. Kendisi pek bir pişman oldu bu önerisine sonradan ama iş işten geçmişti artık, yapacak bir şey yok. J
Haa öyle pek hasretlik bir durumumuz da olmadı bu arada. Esra zaten bir 10 gündür İstanbul’daydı. Bütün kızlar toplandık, hep beraber gittik Dubai’ye. Hatta dönüşte bizden 1 gün sonra Esra da geldi peşimizden İstanbul’a.
“Ece ile yurtdışı, hem de Koray yokken, nasıl cesaret ettin?” diye sormayın, süper anneanne de geldi. Yoksa nasıl cesaret ederim zaten!
Peki neler neler yaptık bu tatilde?
Ece jetlag oldu! İstanbul’dan Dubai’ye jetlag olunur mu demeyin, akşam 20:30’da uyuması gereken çocuk gece 02:30’da uyursa, uçuş sırasında sık sık uyanır, sonra günün yarısını uyuyarak geçirirse oluyor! E tabi bizimle aynı uçakta seyahat eden günün şanslı insanları da Ece’nin birkaç kez ağlayarak uyanmasından nasibini aldı. Neymiş; çocuğun uyku saatinde uçmak iyi değilmiş, uyku düzeni bozuluyormuş! Ve uçakta, daracık yerde kucak kucağa uyumak hiç de rahat değilmiş!
Dubai havaalanında hayatımızın şokunu yaşadık. Pusetinde Ece ile beraber çılgın pasaport kuyruğunun sonuna geçmiştik ki, görevli bir Arap beliriverdi yanımızda ve bizi National’ların geçtiği pasaport kontrolünden hiç sıra beklemeden geçirdi. En az 45 dk. kazandık. Dönüşte de aynı şeyi yaşadık. Giderken de dönerken de Türkiye’de pasaport kontrolü için sıra bekledik bu arada!!!
Dubai’de sıcaklık Ekim ortasında 35 derece civarındaydı. Benim gibi bir yaz insanı için bu şahane bir şey tabi. İstediği kadar sıcak olsun yazı kışa bin kere tercih ederim. Deniz suyu da hamam suyundan halliceydi yalnız. Neyse 2 gün sonra serinledi. Yoksa öyle, aman da çok sıcakladım, suya gireyim de bir serinleyivereyim, durumu yoktu ilk başta.
Ececik’in denizden hoşlandığı pek söylenemez. En büyük plaj eğlencesi; plajda arada bir geçip giden develerdi. Bayıldı develere. Onların yolunu gözledi durdu. Bir de işini biliyor bizim minnoş, deveyi gördü mü, zıplıyor anneannesinin kucağına, koştur koştur gidiyorlar devenin yanına. Biliyor, annesi o sıcakta kucağında Ece deve peşinde koşturmaz, bir anneannesine nazı geçer. Diğer eğlenceleri de takıp kovasını koluna anneannesi ile beraber sahilde midye kabuğu toplamak ve benim yaptığım kumdan kaleleri bozmak oldu.
Ece kuzusu sarılmayı öğrendi! Bir sabah O teyzesi ve anneannesi ile takılır da ben hala uyurken, yatak odasına geldi, beni gördü. Koşa koşa yanıma geldi, o minnoş kollarını boynuma doladı, sıkı sıkı sarıldı bana. Bayıldım, yok böyle bir şey. O gün bugündür sevgisini bol bol gösteriyor benim kızım, sadece bana değil, sevdiği herkese sarılıyor, öpüyor.
Teyzesi Ece’yi hayatın güzellikleri ile tanıştırmak konusundaki kararlılığına devam etti ve toblerone’u hayatımıza soktu. Ece bayıldı.
Ececik alışveriş merkezinde yürüyen merdivenleri keşfetti. Bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı, indik çıktık. Çok uyanık bir de bizim minnoş, aşağıya inerken elimi tutuyor, 2-3 basamak kala bırakıyor elimi, aşağı varır varmaz, koşa koşa yan tarafta yukarı çıkan merdivenlere kaçıyor.
Bol bol gezdik. Esra’nın evinin hem manzarası hem de yeri muhteşemdi. Plaja 5 dk mesafede, çok güzel restaurantlar ve kafeler olan, gece gündüz çok hareketli bir yer. Kendimizi hiç Arap ülkesinde hissetmedik açıkçası. Pek Arap da gördüğümüz söylenemez zaten. Dubai’de herkes yabancı, çok enteresan. Dubai tahmin ettiğimden çok daha güzel, temiz ve güvenli bir şehir. Bilmiyorum, ya biz tatilde olduğumuz için ya da Esra’nın da orada hayatı gayet keyifli ve telaşsız olduğu için, Dubai bana çok telaşsız geldi. İstanbul’daki koşturmaca ile kıyaslandığında özellikle.
Ece babasını özledi mi, bilmiyorum ama ben kocamı çok özledim. Ece de pek bir cilve yaptı babasına görünce, sarıldı, öptü O’nu, özlemişti demek ki.
Ekim’in ortasında şahane bir tatil oldu bizim için, hepimize çok iyi geldi. Bu tatil için çaylak teyzeye çok teşekkür eder, O’nu kocaman öperiz. Bir sürü işinin ortasında bir de bizi gezdirdi durdu.
Artık bebekler eskisi gibi annenin pasaportuna kayıtlı olamıyormuş, onlara da pasaport çıkıyormuş.
E biz de Dubai’ye gideceğiz ya, düştük yollara, pasaport çıkarmaya.
Pasaport çıkarması kolay da evrakları hazırlaması zor olan. Daha doğrusu biometrik fotoğrafı çektirmesi. 15 aylık çocuğu nasıl oturtayım ben o koltuğa da fotoğraf çektireyim. Oturanı vardır belki ama bizimki mi, asla! İki denedik, kıyamet koptu. Ne mi yaptık? Evde dayadık Ece’yi ayakta duvarın önüne, biz çektik fotoğrafını, götürdük fotoğrafçıya, biometriğe çevirdiler. Gayet de güzel oldu.
Bir ara ödüm koptu Ece’den parmak izi de alırlar mı diye, neyse istemiyorlarmış onu.
Şimdi sorarım size, hiç böyle güzel biometrik fotoğraf gördünüz mü bakalım? (yine karga ve yavrusu kuzgun durumu :) )
Ece'den önce, "ileride çocuğumuz olduğunda O'nu bırakıp tatile çıkabilmeliyiz" derdim hep. Bırakamayanlara da şaşırır ve alenen de eleştirirdim. Ne demişler, "büyük lokma ye, büyük laf konuşma!" Bırakamadım. Bahanelerim var elbette, elim güçlü şimdilik; "daha çok küçük", "bari 1 yaşında olsaydı", "hala anne sütü alıyor" gibi gibi. Bakalım bir dahaki sefere ne bahane bulacağım?
Sonuç olarak, taktık kızımızı peşimize düştük Fethiye yollarına. Geçen seferki Bozcaada dönüşü korkunç araba yolculuğu deneyiminden sonra, bu sefer doooğru havaalanına! Ececik de böylece ilk defa uçağa binmiş oldu. Ve hayatımın 1 saatlik en yorucu yolculuğuydu! Evet, Ece kuzusu hiç ağlamadı, enteresan bir şekilde basınç farkından da rahatsız olmadı ama yerinde de durmadı hiç. Kemerini sadece kalkış ve inişte, o da zorla taktırabildik. Oraya uzandı, buraya uzandı, arka koltukta annesinin kucağında uslu uslu oturan bebeği yoldan çıkardı, hosteslere boncuk dağıttı. Bir ara baktım Koray pes etmiş, bırakmış Ece'yi yere, emekliyor bizim minnoş. Yani bizim gidiş dönüş uçak yolculuğu Ece cadısını zaptetmeye uğraşmakla geçti.
Soluğu Fethiye Hillside'da aldık ve hem tesisten ama en çok da aldığımız hizmetten çok memnun kaldık. Bebekli hayatımızı kolaylaştıran birçok çözümleri oldu, ki bu ayrı bir yazıyı hakediyor.
Bir de hava mevsim normallerinde olsaydı, 2 koca gün şakır şakır yağmur yağmasaydı, gümbür gümbür gökgürültüsü olmasaydı fena mı olurdu? Olmazdı tabi. Gel gör ki, güneşe hasret kaldık, ucundan gördük mü güneşi soluğu plajda aldık. Hele bir gün öyle soğuktu ki hava, çocuklarını gayet cıbıl ve yalınayak gezdiren Avrupalılardan utanmasam Ece'ye mont bile giydirecektim neredeyse. Zor tuttum kendimi.
Neyse, olaya biraz da iyi tarafından bakalım. Genel itibariyle tatlı-serin-sıcak bir hava hakim olduğu için Ece kuzusu halinden gayet memnundu. Onun rahatsız olacağı gibi bir sıcak ve güneş yoktu. Bir de deniz havası üstüne eklenince bizim kuzucuk hergün öğleden önce de öğleden sonra da 2'şer saat uyudu pusetinde ve böylece bize de keyif yapacak zaman kaldı :). Ne yalan söyleyeyim, Ece pusetinde, Koray yanımda şezlongda şekerleme yaparken, plajda o tatlı serin havada kitap okuyabilmek bile çok keyifliydi. Bu arada farkettim ki, neredeyse 1,5 senedir çocuk bakımıydı, uyku sorunuydu, çocuğun psikolojik gelişimiydi gibi konular dışında birşey, daha doğrusu bir roman okumamışım. İlk çıktığında aldığım Kayıp Sembol'e ancak başlayabildim.
Güneşli olan günlerde ben şahsen denize girebildim. Deniz muhteşemdi ama bizim çekirdek ailenin diğer bireylerinin denizle hiiiç alakası yoktu. Ece kuzusu için deniz suyu sıcaklığı henüz oldukça düşük olduğundan O'nu denize sokmayı zaten düşünmüyorduk. Kendisi ayaklarını sokmakla yetindi, ki ondan bile pek hoşlanmadı. Babasıysa bu konuda Ece'den bile beterdi!
Peki Ece cadısı neler yaptı tatilde? Bol bol temiz hava aldı, yeni yerler gördü, her gördüğü yeni şeyi şaşkınlık ve merakla inceledi. Temiz hava O'na iyi geldi, iştahı açıldı ve Hillside'ın yemeklerini O da beğenmiş olacak ki bol bol yedi. Herkese laf attı, boyuna posuna bakmadan o minnoş elini kaldırıp havaya, kendinden büyük çocuklara meydan okudu. Plajda yanımızda oturan kızların kucağından inmedi. Bıdı bıdı bıdı konuştu durdu. "Ne kadar çok ses çıkarabilirim" denemeleri yaptı. 7/24 annesi ve babasıyla olmanın keyfini çıkardı meleğim ve çok mutlu oldu gerçekten.
Ece ile tatile gitmek bu defa bizim için o kadar da zor olmadı. Tamam, sabahları nöbetleşe uyumak zorunda kaldık, karı-koca aynı anda yemek yiyemedik pek ama çok da güzel vakit geçirdik. Meğerse bizim kızımız büyümüş artık. Olup olmadık ağlamıyor, artık derdini ağlamadan da ifade edebiliyor. İletişim kuruyor bizimle, oyun oynuyor.
Sonuç olarak, kimseyi bilmem ama tatil bana çok iyi geldi. Bir de kocam son gün için bana SPA randevusu almış, geri çevirmek olur mu hiç! İlaç gibi geldi valla.
Tabi biz zaman da çok olunca bol bol fotoğraf çektik tatilde. Yine üçümüzün adam gibi bir fotoğrafı yok, o ayrı :(. Buyrunuz bir de video hazırladım fotoğraflardan.
Havayı güzel gören kırmızı başlıklı kız ve annesi sitede yürüyüşe çıkar. Anne yürür de kırmızı başlıklı kızın keyfine diyecek yoktur. Bebek arabasında püfür püfür gezer, yattığı yerden bakınır durur.
Tabi Ececik temiz havayı bulunca 15 dak. da uyuya kalır. Annecik de havuz cafede çay keyfi yapar, sitedeki başka bir 'yeni anne'yle tanışır, bebeklerin gazıydı, mamaydı, anne sütüydü, uyku problemiydi, sohbet ederler. Kuzucuk da temiz havada uykunun keyfini çıkarır.
Ece'nin gaz problemi büyük oranda ortadan kalkıp, daha doğrusu damla ile azaltılabilip, o bize , biz ona artık alıştıktan sonra birkaç günlüğüne yakın bir yerlere kaçabiliriz diye düşündük. Bu sezonda hem sakin olacağı hem de fazla sıcak olmayacağı için biraz kafa dinleriz diye Bozcaada'yı seçtik.
Herşey gayet güzel başladı :) Sabah uyuya kaldığımız halde doğru dürüst koprü trafiğine bile takılmadan Bozcaada'ya kısa sürede vardık. Ececik yol boyunca uyudu sayılır. Bir ara feribotta karnını doyurdu o kadar.
Eski bir Rum evi olan çok güzel bir otelde kaldık. Tabi Bozcaada o kadar da sakin ve serin olmasa daha iyi olurdu :) . İlk gün baya bir hayal kırıklığına uğradık ama diğer günler hava ısındı neyse ki. Tabi bizim kuzucuk ne plajda rahat verdi, ne bize doğru durust balık yedirdi. Balık konusunu burada hiç deşmeyelim, annenin kedi fobisinin de balık yemeğinin zehir olmasında etkisi büyük tabi. Sonuç olarak babanın rakı - balık keyfi yalan oldu :)... Arnavut kaldırımlı Bozcaada sokaklarında bebek arabası hayatımızı zorlaştırınca da kanguru hayat kurtardı. Tabi anne ve baba kuzucuğu kanguruyla kim taşıyacak konusunda didişti durdular. Kanguruyla gezmek hem bizim hem Ece'nin favorisi. En sonunda dönüşümlü taşımaya karar verdiler. Kanguruyla gezdiğimiz sürece problem yok ama biryere oturup birşeyler yiyelim, içelim deyince kıyamet koptu tabi. hep hareket istiyor bizimki, hiç durmak yok.
Zorlukları oldu ama iyi ki gitmişiz kafa dinledik, bize iyi geldi. Tabi daha önceden çok sosyetik bulduğum bakıcı ile tatile çıkma olayının çok da mantıklı bir hareket olduğunu anladım. En azından, şöyle adam gibi bir yemek yiyelim, ya da bir yüzelim gelelim diyorsan, kuzucuk uyurken onunla otel odasında takılacak birisi lazım gercekten.
Dönüş yolunda hiç bahsetmek istemiyorum, korkunçtu. Cumartesi akşamı köprü trafiğine takıldık, hem de gişelerden itibaren. Ece yolda 3 saat boyunca ağladı, arabanın camına taş geldi, cam çatladı. Bütün terslikler bizi buldu, sonuç olarak evim evim güzel evim... :)
Kuzucuk 20 günlük oldu bile. Çocuğu 40 gun evden çıkarmamak gerekir derler ama bu güzel havada evde sıkıntıdan patlayan anne ve hala alır Ece'cigi dayanamaz disari cikar. Tabi hava sıcak olunca ancak alışveris merkezine gidilebilinir.
Alışveriş merkezinde ilk karşılaşılan problem bebek arabası ile yürüyen merdivenlerden inip çıkmak. "Keşke babayla beraber çıksaydık" denir. O arada baba arar, dışarıda olduğumuzu söyleyince şaka sanır :). Sonra iki kahve keyfi yapalım derken kuzucuğun yaygarayı basmasıyla beraber anne ve hala pılını pırtını toplar doğru eve :)
Sonucta Ececik henüz 20 gunlukken ilk defa disari cikmis oldu, hem de alisveris merkezine. Tabi daha onceki sarilik testleri icin doktor randevularimizi saymazsak. Kizim muhtemelen alisverisi cok sevecek halasi gibi :).
Kendisine cok guzel ciciler aldik. Ozellikle de halasının aldığı puantiyeli salopete bayildik. Yalnız kuzucuğun biraz büyümesi gerekecek bunları giymek için.